Cevizin Serzenişleri

Serzenip mi kendine gelecek yoksa silkenip mi kendine gelecek henüz bilemedi, dolaşıyor...

24 Temmuz 2012 Salı

yediğim içtiğim bana kalsın, gezdiğim yerleri anlatayım:))

Yeşil pasaportu aldığım günden beri dünyanın neresini gezeyim diye harıl harıl yer araştırıyorum. Nerenin nesi ünlü, tarihi, iklimi, kültürü, ilgimi çeken şeyler gibi. İlk olarak yeşil pasaport ya, yeşil yerlerden başlayayım dedim:)) ve geçen yıl doğruca İsveç'e ve Fillandiya'ya gittim. Kuzey ülkelerini hep merak etmişimdir. İlk olarak oradan başladım. Belki doğaları karadeniz bölgesine benziyor diye mi bilmiyorum. Sosyal ve ekonomik olarak bizden hatta dünyadan 100 adım ilerde olan bu ülkeleri gezince ben bu mesafenin 1000 adım olduğuna karar verdim. Uçaktan iner inmez güleryüzle karşılandım. İlk intiba çok önemli ama pek sıcakkanlı oldukları söylenemez. Mesela bir gün isveçli bir arkadaşın evine uğradık. Kapıda bir hoşbeş sefa yok, bizden önce geçti salona oturdu. Elinde bir iş vardı. Onu yapmaya devam etti. Ben öyle etrafa aval aval baktım. Ne bir sohbet ne bir ikram. Demek ki böyleler. Neyse insan medeniyetlerinden değil de sosyal medeniyetlerinden söz edeyim. Sosyal haklar olarak avrupada en iyi şartlara sahip ülkelerin başında geliyor. Sağlık sigortası, işsizlik sigortası, anne ve çocuğa verdiği ödenek, ücretsiz eğitim ki buna üniversite eğitimi dahil. vs. Bunun gibi bir sürü hak. Kim yaşamak istemez. Bunun yanında pahalı bir ülke. Gerçi aldıkları ücrete göre normal. Bir hastabakıcın aylığı 11bin kron hemşirenin 20 bin kron uzman doktorunki ise 100 bin kron civarında. Yani 25 bin lira. Niye bir doktor muayenehaneye ihtiyaç duysun ki, emeğinin karşılığının fazlasıyla alıyor.

Dikkatimi çekenleri sıralayım: Mesela bizim kreşlerde çocuklar el bebek gül bebek aman dışarı çıkmasın çarpmasın diye her yer halıfleksle döşelidir ya onlarda bahçe bildiğin çakıl. Bir kamyon çakılı dökmüşler, çocuklarda onların üzerinde oynuyor, kirleniyor kimin umurunda. Çocuk, mikrobu ve doğayı tanısınmış.Bi de marketlerde çocuklara muz bedava. Ve hepsi bebek arabasnda ve bir çoğunu babası gezdiriyor. İsveçte çocuk olasım geldi:)) İnanılmaz şekilde herkes bisiklet kullanıyor, kullanmayanlarsa spor yapıyor koşuyor. Denizle o kadart iç içeler ki ya sörf yapıyorlar, ya balık tutuyorlar, ya 18 derece suya girip güneşleniyorlar. Herkesin bir teknesi var. Şöyle ki İsveç binlerce adadan oluşan bir ülke. Şehir içindeki adalar köprülerle birbirine bağlantılı. Fillandiyaya giderken gördüm. Tek kişilik adalar var. Bir malikane ve kapısında bir tekne o kadar. Masal adası gibi. En güzeli de o kadar yeşil bir ülke ki, her yer ağaçlık, her yer yeşillik, her yer orman. Doğal parkları var alabildiğine. Hayvanlar şehrin içinde özgürce dolanıyor. Çünkü şehirde yüz ev varsa binlerce ağaç var. Bizimkiler evlerin arasına ağaç dikerken onlar ağaçların arasına ev dikmiş. Musluktan su içebiliyorsunuz. Neredeyse karadenizin yayla suları kadar tatlı sular bunlar. Evlerin inşası belli oranlara gör yapılmış, kimse kimsenin yatak odasına kadar girmiyor. Yollar dersen bildiğin konya ovası genişliğinde. Ama denizlerinin rengini beğenmedim. Bana biraz koyu geldi, şöyle akdenizin masmavi denizi yoktu orada. Belki havanın kapalı olması denizin rengini de öyle gösteriyor olabilir. Her yer çok temiz, hiç bir yerde çöp yok. Deniz kenarında, göl kenarında ne bir koku, ne kıyıya vurmuş bir çöp. Bizde bunu bulmak için artık bakir koylara gitmek gerekiyor. Tabiatları korumuşlar kısacası bizim gibi her fırsatta baltayı ağaca vurmamışlar.

Stockholm de ulaşım metroyla sağlanıyor. Biletleri pahalı gelmişti bana 40 krondu galiba. Bir de bunların h&m diye bir giyim markaları var. Buranın lcwaikikisi gibi. Her adım başı mı olur? Kusasım geldi. Ve inanılmaz zevksiz giyiniyorlar, inanılmaz o kadar yani. Ne renk uyumu var, ne moda uyumu var. Eski, renksiz, modası geçmiş şeyler. Modaya önem vermiyorlarmış, savunmaları bu. Amaa dehşet şekilde de okuyorlar. Her yerde. Metroda, parkta, bankta... Galiba biraz aşmışlar:)) Nobel de orada veriliyor zatii. Stockholm meydanda bir Türk pazarı var. Türkiye de kilosu 30 lira olan yaban mersini orada pazara düşmüş:)) Orada yaşayan sadece 30 bin kululu var, gerisinin siz düşünün. Duyan gitmiş, duyan gitmiş. İsveç başbakanı Türkiyeye gelince, gitmiş Konya Kulu da kalmış.  Bi de iltica kabul eden ülke. İltica bahanesiyle bütün kürtler orada. Muhakkak her yerde karşınıza çıkıyorlar. Fillandiyaya gemiyle giderken bile vardı:) Afrika ülkelerinden, arap ülkelerinden çok insan var. Devlet artık göçmen almaya sınırlama getirecekmiş. Her isveçli muhakkak ingilizce biliyor, avrupadaki gibi değil yani. Sıkıştıklarında ingilizce konuşuyorlar gibi bir şey. Lars Von Trier de isveçli bir yönetmen. Ne güzel bir memleket, doğaya bak, denize bak ilham al. Sonra da git dogville gibi tiyatro dekoruyla film çek. Hey Allahım ya! Bi de her yerde elma ağacı var, istediğin gibi koparıp yiyorsun. Kimse elinde sopayla seni kovalamıyor:)) Ayrıca bir müzede Osmanlının soy ağacına rastladım. Kesin çalmışlar onu. Yoksa onun ta kuzeyin tepesinde ne işi var?

Fillandiya bir sonraki yazıma kalsın.

1 Nisan 2012 Pazar



yuppiii muradıma erdim:)

Yaklaşık 4 hafta önce nişanlandım. Bu konuda anlatmaya değer kısım bence nişan öncesi koşturmaca ve hazırlıklar. Nişan olup bittiğinde ertesi gün hayat çok farklı olmuyor. Sadece statü değiştiriyorsun sana nişanlı kız diyorlar. Bu kadar yani . Ama öncesindeki telaş, yaklaşık bir yıl yeter bana.

Müstakbel nişanlımla, nişan tarihini kararlaştırdığımızda ikimiz de birbirimize ürkek gözlerle baktık. Zor bir sürecin bizi beklediğini ve işin yüzde seksenini bizim halletmemiz gerektiğini biliyorduk çünkü. Nişandan iki hafta önce bu kararı aldık ve başladık zamanla yarışmaya. Önce ailelerimize kararımızı bildirdik, onay aldık. Bu arada nişan tarihinde benim isveçten bir misafirim olacaktı evde. Misafirim var onunla ilgilenmem lazım diye kendimi germedim. Artık kaçarı yoktu, nişan o tarihte olacaktı hiçbir durum buna engel olamazdı. Onun bu durumu anlayışla karşılayacağını, hatta gelişiyle nişanımın çakışmasına sevineceğini bile düşündüm. Nihayetinde öyle de oldu. Beni hiç yormadı, germedi, yük olmadı, aksine destek oldu. Misafir olmaktan çıkıp evin bir bireyi oldu.

İşe nereden başlayayım diye düşündüm. Proje direktörü gibiydim. Çünkü erkekler, gelenek görenek, adet hakkında bir şey bilmiyor bunu öğrendim. Sevgiliyken sorun yok, hiç bir şeyin önemi yok. Entel dantel ayağındasın "aman canım ne gerek var kız isteme törenine", "kimse gelmesin kendisi gelsin istesin" falan fişman. Hatta gidip konsoloslukta evlenelim sonra aileleri haberdar edelim gibi lafları bile konuştuk yani. Amaa kazın ayağı hiç de öyle değil işte. Aileler devreye girdi mi, babaya anneye sökmüyor entel dantel ayağı. Karşılarında anne baba amca dayı görmek istiyorlar, o ritüeli yaşamak istiyorlar. O tören olmazsa olmazların arasında. Bildiğin evde davet vereceğiz yani. Kız istemek, yüzük takmak tam bir seremoni. Bu konulardan ben de çok haberdar değilim tabi. Tarih kararlaştırılınca dosdoğru halama gittim. Biz böyle bir karar verdik, şimdi ne yapmamız gerekiyor diye sordum. Vay anasının sayın seyirciler işte o zaman o iki hafta bana bir gün gibi geldi. O kadar iş o iki hafta da nasıl halledilecek. Bu arada müstakbel nişanlım hala çok rahat. Rahatlığı sinirimi bozuyor. Hem bir şey bilmiyor hem ne var ki bunlar da yaparız diyor.

İlk önce kapalıçarşıya gidip yüzük beğendik. Klasik alyans istediğimizden 3 kuyumcu gezmek yeterli oldu. Zaten ilkine gidip ölçü verdik. Sonrasında benim elbisemi almaya sıra geldi. Bir akşam iş çıkışı vitrinleri gezdim, acaip moralim bozuldu. Benim istediğim gibi bir elbise yok. Diktirsem acaba yetişir mi telaşı başladı. Nişanı ertelesek mi diye bile düşündüm. İkinci gün bir arkadaşımla Nişantaşına gittim. Bayağı bir gezmeden sonra roman mağazasına girdik. Üstünkörü karıştırıyorken askıları aradığım elbiseyi buldum. Denedim tam bana göre dikilmiş. Anında aldık çıktık, bu işi halletiğim için ayrıca bir sevindim. Bu işin bence en önemli kısmıydı. Ambalaj önemli ambalajj:)) Şimdi sıra geldi aşkımın elbisesine. O biraz kilolu olduğu için zorlanacağımızı biliyordum. Neyse inanılmaz bir şekilde Networkden ikinci denediğimiz damatlığı aldık. Damatlık diyorum çünkü kumaşı biraz parlak - öyle olması gerekiyormuş- ve düğüne yakın gidip vericez ücretsiz olarak yakasına saten dikecekler. Oldu sana mis gibi damatlık. Bu kısım da halledildi. Ohh. Gerçi gömlek alırken yanlış olanı, kısa yakalı gömleği verdiler ama neyse. Çok sorun olmadı.

İlk hafta sonu yine kapalıçarşıya gittik yüzüğü aldık. Ölçü dar geldi, biraz daha açtılar. Kurdelalarını bağlayıp kutulayıp verdiler. Sonrasında aşkım bana bir de takı aldı nişanda takmak için. Alınacaklar alınmıştı. Annem babam cuma günü geleceklerdi yani nişandan iki gün önce. Misafir de evde sıkıntı yaratmıyordu. Şimdilik herşey iyiydi. Abimin evinden istenecektim. Orası daha müsaitti, daha genişti. Bütün hafta içi gelen misafirlere ne ikram edeceğiz diye araştırdım, tarif aldım, liste çıkardım. Abimin eşi bu konuda son derece yardımseverdi. Bütün ağırlama yükü neredeyse onu üzerindeydi. Sürekli menüde ne olacak diye kritik yaptık durduk. Ben internette nişan menüsü diye araştırırken nişan kurabiyesi diye bir şey buldum. İlk defa duydum, ilk defa gördüm. İnsanın başına gelmeyince bu tür mevzulardan bihaber oluyor. O kurabiyeler o kadar albeniliydi ki muhakkak yaptırmam lazımdı. Ama bu hiç de kolay değildi. Çünkü bunları yapan bir pastane bulamadım, butik pastaneler yapıyormuş. Aradım sipariş için geç kaldığımı söylediler. İşyerinde de mevzu benim hafta sonu olacak olan istenme merasimimdi. Ben kurabiyelerden bahsedince arkadaş bana pastane adresi verdi. Bu kadar olur yani. Hemen arayıp fiyatta ve eve teslimde anlaşıp sipariş verdim. Teki indirimli olarak 3 lira. Çok mutlu olmuştum. Bu da tamamdı. Bir ara kuaförüme uğrayıp randevumu da aldım. Nişan pastam için tanıdık bir pastaneye sipariş verdim.


Ve cuma günü annemler geldi. Ertesi gün ben hazırlayacağımız menü için bütün alınacakları, kıyafetimi, makyaj malzemelerimi alıp abime gittim. Makası, tepsiyi, örtüyü de unutmadım tabi. Abimin çocuklarını da annemlerle beraber diğer abime gönderdik, evde hazırlık yapılırken ayak altında olmasınlar diye. Bütün cumartesi pasta börek çörek yapmakla geçti. Hayatımda hiç bu kadar çalışmamıştım, mutfakta kalmamıştım. Tam 15 çeşit şey çıkardık. Öyle yorgundum ki hemen uyumuşum. Ertesi gün kalkıp doğru kuaföre. Kuaförde işim kısa sürdü, çıkışta pastamı da alarak eve geldim. Evde herşey hazırdı. Annemler, çocuklar gelmiş, herkes grantuvalet misafirleri bekliyordu. Buraya kadar heyecanlı değildim, çünkü koşturmaktan heyecanı unutmuşum. Şimdi içim pır pır, bildiğin heyecalıyım.


Çok bekletmeden geldiler. Tanışma faslından sonra ortamı ısıtmak için bir iki alakasız konuşma oldu . Sonrasında aile büyüğü su isteyip ardından "çocuklar birbirini sevmiş bize de onlara yardımcı olmak düşer, kızınızı oğlumuza istiyoruz" gibi laflar etti. Benim kulaklarım çınlıyor bu arada. Arada aşkıma bakıyorum terliyor mu ne? Babama sordular. Babam hayırlısı olsun diyip beni verdi. "Kızım biraz asabidir" bile dedi lafın arasında. Laf kalabalığından anlaşılmadı iyi ki, yoksa benim karizma yerlerde. Kahveleri getirdim, ama aşkımın kahvesine tuz koymadım. Koysaydım renk olurdu. Çünkü aşkımın yakın arkadaşı ve eşi de gelmişti. Bayan Fransızdı ve özellikle gelmek istemişti. Türk adetlerini öğrenmek istiyordu. Damada verilen tuzlu kahveyi görseydi iyi olurdu. Nitekim kız isteme adetlerinden. Yüzük takılma faslına geçildi. Eller öpüldü, mutluluklar dilendi. Kardeşimin unutkanlığının tutacağı gün tuttu. Asıl çekilmesi gereken yerlerde fotoğraf çekmeyi unuttu, bir kaç pozun dışında nişan fotoğrafım yok. Bu arada çocuklar benden heyecanlı, bir rahat vermediler desem yeridir. Hele bir tanesi kahveleri verirken, çikolata tutarken hep eteğimdeydi. Halamın gitmesini istemiyorum dedi. Yerim onu bennn. Neyse yüzük takıldıktan sonra ikramları çıkardık masayı donattık. Yaptığımız herşey çok beğenildi ya da beğenilmiş gibi yapıldı. Herkesin yüzünde tebessüm vardı. Bir ara babama kız vermek nasıl bir duygu diye sordular. O da "henüz vermedim, hala benim evimde" dedi:)) Babamı pek sevdiler. İkramdan sonra fazla kalmadılar ve kalktılar. Arabaya kadar geçirdik. Ben de bir rahat nefes aldım. Herşey istediğim gibi olmuştu. Masaya oturup bir güzel karnımı doyurdum, çünkü heyecandan hiç bir şey yiyememiştim. Beni isteyen büyüklerimiz eve gidince aradı, bizi çok güzel ağırladınız teşekkür ederiz gibisinden şeyler dediler. Ardından aşkım aradı teşekkür etti. Özellikle kurabiyeler günün en beğenilenleri arasındaydı. Amca kurabiyesini almayı unuttuğu için teyzeden fırça yemişti.

Nişanımda emeği geçen herkese teşekkür ederim. Lafımın yüzde sekseni küçük abimini eşine:)))

Bakalım düğün koşturmacası nasıl olacak. İnşallah aşkım beni dinler de iki ayağımı bir pabuca sokturmaz. Şimdiden nikah tarihi almak lazım.


Mutluyum, darısı bütün bekarların başına:))))

16 Şubat 2012 Perşembe



melankoli


Lars Von Trier yaptığı filmlerle fark yaratan bir yönetmen bana göre. Ama Melankoli filmi beni melankolik yapamadı. Filmin konusu bir eleştiri yazısından okununca hoş gelebilir, hatta fantastik gelebilir. Fakat o kadar gereksiz sahnelerle dolu ki bir süre sonra bıkıyorsunuz. Bu konu beni ilgilendirmiyor diyebiliyorsunuz ve geçen her dakika filmden uzaklaşıyorsunuz. Seyirciyle arasındaki bağı giderek koparıyor, seyirciyi saramıyor, bir yerden yakalayamıyor.


Filmin sonunda bu filmden bana kalan duygu ne diye düşündüm. Olağanüstü gökyüzü görüntülerinin dışında bir şey bulamadım. Ya da bazı filmler vardır, o andaki modunuza göre anlama kazanırlar. Belki bana da öyle bir durum oldu. Bir hiçlik bir bıkkınlık duygusu oluştu. Sinematografik yönünü tartışmıyorum. Buna diyecek lafım yok ama film gelip benim bir yerime dokunmadı. Bana bir şey söylemedi. Zorlama bir sonuca da ulaşmak istemiyorum. Velhasıl Bir Zamanlar Anadolu gibi konu ve anlatım olarak mükemmel bir film değil, Oscar'da yarışması gereken bir film hiç değil.

12 Şubat 2012 Pazar

empati


Nam-ı değer oyunum. Onu meydana getirmek tam bir yılımı aldı. Şimdi onun ete kemiğe bürünmüş halini görmek istiyorum. Bunu gerçekten çok görmek istiyorum. Devamının gelmesi için buna ihtiyacım var. Yoksa ötekiler gibi bilgisayarımın hafızasında unutulup gidecek. Oynanmasını görmek için bir yıl daha beklemek istemem. İçindeki şevkin kırılmaması lazım, sonra hevesim kaçıyor, kağıda kaleme dokunmuyorum. Herşeyin değerinin ambalajla ölçüldüğü zamanlardayız. Vitrin önemli, pazarlama önemli, çevre önemli, ilişkiler önemli. Bunların hiçbirisi ben de yok. Oyunun gerçek değeriyle kimse ilgilenmiyor. Neden bahsediyor, nasıl bahsediyor, iletisi var mı yok mu, oynanmak için mi, sadece eğlencelik mi, işte herneyse kimse bununla alakadar değil. Varsa bir tanıdığın oynanır senin oyunun. Trajikomedinin absürdü diye nitelendiriyorum "empati"mi. Benim olduğu kadar herkesin olsun istiyorum. Onu görücüye çıkarmak istiyorum. Sahnelensin istiyorum, istiyorum, istiyorum...

4 Şubat 2012 Cumartesi




merhaba blog,


soğuk ve buzlu günlerin ardından ılık bir cumartesi gününden merhaba. 2012 yılının ilk yazısı bu. bayağı bir uzak kaldım blogdan. çoğu zaman bilgisayar bana ben bilgisayara bakıp durdum da yapacak, yazacak bir şey bulamadım. itiraf etmek gerekirse blog aklıma bile gelmedi. halbuki kendime -arkadaşların da dürtmesiyle- bir blog hesabı açtığımda ne kadar heyecanlanmıştım. neredeyse gazete de bir köşem olmuş kadar kadar sevinmiştim. (içimdeki yazarlık sevdası hep bir gün yüksek tirajlı bir gazetenin köşe yazarı olmaktan ibarettir. ama işte bende ki maymun iştahın da bir göstergesi bu.) Şimdiyse ilk günlerin heyecanından eser kalmadı, o kadar ki bir blogum olduğunu bile unutmuşum.

Dün akşam birden aklıma geldi bir bloga sahip olduğum. (hıı, şunu da unutmamak lazım. bir ara yasak gelmişti bloglara. ondan dolayı da kendini unutturdu yani.) Hemen tıkladım girdim. açıktı evet yasak kalkmıştı, belki çoktan kalkmıştı ama ben şimdi farkediyordum. Nasıl bir nostalji yaşadım anlatamam. eski fotoğraflara bakmak gibi. döndüm 3 yıl öncesindeki yazılarımı okudum, o anki duygularım ve hayatım aklıma geldi. Gözlerim yaşardı ağlayacak gibi oldum. ben öyle günlük falan tutan biri değilim. hayatın çok ayrıntısına girmeyen, biraz üstün körü yaşayan, hep ileriye bakan ve acelesi olan biriyim. Günlük tutanlara, anların tadını çıkaranalara, uzun uzun gözleri dalanlara da ayrı bir özenirim, imrenerek bakarım. işte dün onlardan biri oldum. öyle bakakaldım yazdıklarıma, neredeyse hepsini teker teker okudum. İnsan hafızası kötü şeyleri siler, iyi şeyleri hatırda tutarmış. güzelmiş o günler güzelll. ya da bugünlerden öyle görünüyor.

Yaklaşık altı aydır güzel günler geçirmedim, hem iş ve özel hayatımla ilgili. Özellikle iş hayatımda 80 darbesinin baskıcı ve statükocu zihniyetini birebir yaşadım desem ayıp olmaz. darbeye, baskıya, zülme dair bir şey yazarken yazdıklarımın hep kısır kaldığını, duyguyu veremediğmi düşünürdüm, çünkü öyle bir şey yaşamamıştım. empati kuramıyordum. ama eminim bugünlerden sonra yazdığım her şey çok daha güçlü ve durumu anlatır nitelikte olacak. artık yaşadım ve aktarmakta sorun yaşamayacağım. hayatta her zaman iyi tecrübeler olmaz, kötü şeyleri de tecrübe ederiz. iki yanlıştan bir doğru çıkaracağın inşallah. iyi bir yazar olacağım.


arkası haftaya:)




13 Ağustos 2011 Cumartesi




Kadına şiddeti bir an olsun unutturmayacaklar...


Gün geçmiyor ki yeni bir şiddetle sarsılmayalım. Şu günlerde şort olayını konuşuyoruz. Vay efendim o kadar kısa giyilirmiymiş, vay efendim çıplakmış, vay efendim ayıpmış. Belli adam sapık onu anladık ama otobüste bu duruma ses çıkarmayanlara ne demeli? Sen çıplaksın diye kızı döv, sonra da ben onu dövmedim kıimse de görmedi de. Ve gerçekten kimse görmesin, duymasın. Hepsi üç maymun olmuş. Bu nasıl bir toplum ahlakıdır, nasıl bir bilinçtir hayret etmemek elde değil. İlla ki ses çıkarmak için bizim başımıza gelmesini mi beklemeliyiz? O zaman iş işten geçmiş olmaz mı? Anlamıyorum, şu anki toplumsal psikolojiyi anlamıyorum. Ya da anlıyorum korku cumhuriyeti dedikleri bu olmalı. Özgürlük ve demokrasi lafı karaborsada . Güya gündemde, güya bir şey yapacaklar. Yaptıkları tek şey daha fazla şiddet için daha fazla ajitasyon, daha fazla kötülük için daha fazla gözaltı, tutuklama vs.

1 Ağustos 2011 Pazartesi



kadına şiddet mavalı...


Son günlerde televizyonlardan sıkça duyduğumuz bir toplumsal sorun kadına şiddet. Aslına bakarsanız bunu ilk defa televizyondan duymadık, en yakınımzdakinin, kardeşimizin, annemizin, komşumuzun, teyzemizin yaşadığı durum bu. Fakat ne hikmetse şimdi dillendirilir oldu. Bu kötü bir şey değil ama bunun haberlere taşınması onun artık olmayacağı, biteceği anlamına gelmiyor. Her gün daha da artarak devam ediyor. Malum haberler artınca hükümette koyun halkın ağzına bir parmak bal çalıp, konuyla yakinen ilgileniyormuş gibi gözüküp bir tane imdat kolyesi diye bir şey icat etti. Absürdlüğün daniskası bana göre. Kadın bu kolyeyi boynuna takacak, eşinden dayak yiyince buna basacak ve yardım isteyecek. Hahahayattt! Kadın mor gözleriyle onu görüp basamaz, bassa da polis gelene kadar evden cesedi çıkar. Bizim polis olay olmadan zaten gelmez. Gelse de kapıda bekler ki adam işini bitirsin onlar da tutanak tutsun. Ben polislerin bu tavrına çokça şahidim, hem de görevim başımdayken aldığım tehdit ve hakaretlere bizzat şahit olmalarına rağmen. Öylece kulübesinde bekliyor, benim ağzım burnum kırıldıktan sonra o da memuriyet görevini yerine getirsin diye. Güya polis toplumun huzurunu sağlamak için var, güya haklarımızı korumak için var...

Bugün bir arkadaşım dün gece apartmanında yaşanan bir olayı anlattı. Tam da anlatmak istediğim şeyi örnekler nitelikteydi. Kadına şiddet ve polisler için düşündüklerim konusunda yalancı çıkmadım. Olay şudur: Gecenin beşinde üst kattan kadın iniltileri gelmeye başlamış, kadın hırıltılı nefes alıyormuş, çünkü ağzı bağlıymış. Cama çıkıp imdat dilemek istemiş, birileri ona engel olmuş, kapılar çarpılmış, kadın oradan oraya atılmış. Bir ara kadıncağız ellerinden kurtulup atmış kendini kapıya. Ama nafile daha apartmanın dış kapısına ulaşmadan üç erkek yakalayıp içeri tıkmış yeniden. Komşular polis çağırmış. Gelen polis kapıda adamla konuşmuş, arkasına bakmadan ve kadını onların ellerinden kurtarmadan çekip gitmiş. Şimdi bu panik kolyesi zımbırtısı, kahraman polis nerde? Kim uyduruyor bu yalanları? Ey halkım uyan!Kadınlar yemeyin bu mavalları. Kimbilir o panik kolyesi de 10 liradan sürülür piyasaya. Dayaktan nemalanan bir erkek kurar şirketi. İki tane de kendi evine götürür. Kanunu yapan da onlar uygulayan da. Tecavüzcüsüyle evlendirilme yasaları bu ülkede var. Hey gidi heyyy!!