Serzenip mi kendine gelecek yoksa silkenip mi kendine gelecek henüz bilemedi, dolaşıyor...
12 Nisan 2009 Pazar
10 Nisan 2009 Cuma
Düşünüyordu sorun neredeydi? Kendinde mi yoksa karşısındakinde mi? Kısa aralıklarla bu düşünce onun zihnini yoklardı. Ve yine gelmişti. Gelmesine sebep olan kişi bu kez okunması güç alt metinler getiriyordu önüne. En az beş bilinmeyenli denklem duruyordu karşısında. Kendini zifiri karanlıkta ortalıkta bırakılmış hissediyordu. Gönül gözünden başka ona eşlik edecek kimse yoktu. Kişi kendini öyle gizliyordu ki, hal ve hareketinden hiçbir yere varılamıyordu.
Bu çok da önemli değildi. O şu an çok mutluydu. En önemlisi de bu değil mi? Beyhuda laflar etmiyordu, önüne konana itirazı yoktu artık. Uzakta bir fener yanıyordu ve ne olursa olsun oraya ulaşmalıydı. Dehlizlerde kalmaya daha fazla mecali yoktu. Ya şimdi ya hiç...
sağ atriuma ulaşması dileğiyle...
28 Mart 2009 Cumartesi
"Beni bu havalar mahvetti" cümlesiyle başlayan Orhan Veli'nin bir şiiri var ya. İşte, beni de bu gece mesaileri mahvetti. Yaşımın en az iki katı kadar yaşadım çünkü. Herkes yatağında mışıl mışıl uyurken ben o dakikaları, o saatleri yaşayarak geçirdim. Bugün kendime sordum. Acaba benim gibi kaç kişi vardır; gecenin bitişini, tan yerinin aydınlanmasını, güneşin doğuşunu ve sabahın oluşunu defalarca seyreden. Kimbilir bu manzara ne güzellikler barındırır içinde, seyredenine ne ilhâmlar verir. Kimbilir, ama benimki iş olunca ve sık sık olunca ne zevki kalıyor ne ilhâmı. Neyse bundan bahsetmeyecektim öyle lafa gece mesaisinden girince kelimeler parmağımdan klavyeye dökülüverdi. Bir gün bu gecelerle ilgili çok ilginç anılarımı dökeceğim buraya. Böylece unuttuğum anıların kapakları aralamış, tozlarını silkelemiş olurum.
Bu da böyle bir film. Bunu da beğenmediler. Filmin renkleri de biraz karanlık. Romanya'nın komünist zamanlarını anlattığı için, bakımsız binalar, yollar, oteller içinizi ısıtmıyor. Yani biz eğlenmeye gelmiştik diyor arkadaşlarım. Bu filmler içimizi kararttı. Kızların depresif halleri diye de yorumladılar ve kestirip attılar. Bu kadar basit işte bir izleyici gözünden. Onca emek, onca metafor, onca anlatım... Bir saatte hepsi boşa çıkabiliyor. Yahu bu sanat işi zor işte. Herkes aynı anda aynı şeyi düşünemez. Her gösterge herkese aynı şeyi ifade etmez, aynı hissediş içine giremezsiniz.
Fimlerden sonra başka yollardan kendimizi eğlendirmeye çalışıyoruz. Hayattaki en iğrenç şeyleri ne kadar paraya yiyebiliriz diye. Öyle iğrençlikler ki anlatamıcam, hala midem bulanıyor. Gülmekten bir taraflarına ağrı giriyor bunların. İşte zevk aldıkları şey. Kendileri üretiyor çünkü, beyinlerinin ince kıvrımlarını yeni iğrençlikler bulmak için zorluyorlar. Şahane fikirler çıkıyor ortaya.
27 Mart 2009 Cuma
Sabah saat 09.00. Bir sms aldım. Okurken kalbim tekledi derler ya. Öyle oldum resmen. Canımızın içi, Ada'cığımız geliyormuş. Duramamış daha fazla. Canı sıkılmış, bir an önce aramıza katılmak istemiş. En az bir ay erken geldi. Hazırlıksız yakaladı bizi. Belki böylesi iyi de olmuştur. Planlı olsaydı gergin bir bekleme süresi geçirecektik. Neticede kucağımızdaki şeyin kilosu biraz düşük o kadar. Hem böylesi de çok güzel. Mini minicik bir şey. Herşeyin küçüğü daha çok sevilir ya:) Kedi yavrusu, civcivler, buzağılar, kuzular, bütün ders kitaplarında bunlardan sevimli diye bahsedeler:)
Mesai ne zaman bitecek ben de gidip Ada'yı göreceğim diye akşamı iple çekiyorum. İçim içime sığmıyor, onu çok merak ediyorum. Bütün yol boyunca onu düşündüm. Yani bir bebek en fazla neye benzeyebilir. Yine bir bebeğe di mi? Ne farkeder, ben onu kimlere, nelere benzetmedim ki. Onu görmediğim her an onunla ilgili benzetmelerim de artacak. Bir an önce bu duruma son vermek lazım.
Odaya girdiğimde arkadaşımı görmedim bile, direkt gözüm Ada'yı aradı. Sanki yıllardır tanışıyormuşuz da birbirimizi uzun yıllardır görmemişiz gibi bir durum vardı. Onu çok özlemiştim. Hemencik beşiğin yanında aldım soluğu. Uyuyormuş, kıyamadık uyandırmaya. Küçük bir melek o. Ama çok bekleyemeceğim, o da benim geldiğimi anlamış olacak ıh mıh ediyor. Uyandı işte uyandı! Bu kadar güzel bir bebek olabilir mi? Olamaz heralde. O kadar tatlı ve şirin ki. Ağzını açtı, acıkmış belli. Heyhat ağlamıyor, hiç çığırtkan değil. Bebek dediğin ağlar ama bu uslu. Çok çok şeker bir şey. Annesi de çok iyi. Baba çok heyecanlı, o kadar mutlu gözüküyor ki. Oğluşu kucağındayken dünyayı unuttu sanki. Başka bir boyuta geçtiler. Bakmaya kıyamıyor oğluşuna.
İşte Dünya Tiyatrolar Günü'ne yakışan, dramatik aksiyonu sağlam bir oyun... Öyle sanıyorum ki her sahnesi çok heyecanlı geçecek...
Ada'mız aramıza hoş geldin... Hayatımıza mutluluk ve heyecan kattın...
21 Mart 2009 Cumartesi
18 Mart 2009 Çarşamba
7 Mart 2009 Cumartesi
Dertliyim, kederliyim her ne dersen ağlarım... Feriğim, fidanım, feryadım... Yaşamak bir ağaç gibi tek ve hür, yaşamak bir orman gibi kardeşçesine... Dilinden dökülen her sözcük alıp götürüyor bambaşka alemlere. Kâh karadenizin sisli puslu yayla yollarına, hırçın dalgalarına, yemyeşil ormanlarına... Kâh memleketin taşına, toprağına, her yerine...
O'nun için şarkı söylemek, sadece sözlerin notalara uygun olarak dilden dökülmesi ya da ahenkli bir söyleyiş biçimi değil. O, şarkıların sadece icracısı da değil. O, sözlerin içine girip onları her damlasına kadar yaşayan, onlara can veren, ruh üfleyen biri. Her kelime, hatta her nefes onun için bir anlam ifade eder. Kendisi hissetmekle yetinmez, sizi de alır götürür. Kapılırsınız müziğin ritmine. Başlangıcınızla bitirişiniz arasında fark olur. Kendinizi bir şaman törenine katılıp, ruhunuzun ağırlığından arınıp da nirvanaya ulaşmış gibi hissedersiniz veya bir karnavaldaki gibi içinizdekini kusup ondan kurtulursunuz. Ruhunuzu boşaltıp, ileriye dönük yeni sayfalar satın alırsınız, daha yeni, daha temiz, daha saf başlangıçlar size göz kırpar...
Volkan Konak, aldığı kadar vermeyi de bilen, bunu kendine ülkü edinen, toplum duyarlılığı yüksek olan bir sanatçı. Hiçbir saniyesini boş geçirmez, şarkı olmadı şiir, şiir olmadı ağıt, ağıt olmadı sözün kuvvetine yaslanır. Ama hiç boş geçmez, izleyicisine ya da dinleyicisine her anın her saniyenin tadını yaşatmaya çalışır. Verir, verir, verir... Seyircisinin gözündeki ışığı yakalar, dinleyicisinin yürek çarpıntısını hisseder ve bu haz onu alır taa çocukluğundaki fakirliğine, anasının ineğine, babasının sevgisine, yaylaların soğuk suyuna götürür... Sevenleriyle beraber bir yolculuğa çıkar. Volkan ve Tayfası...Volkan Kaptan vira vira aş da gel...